Doktorun elime tutuşturduğu embriyo fotoğrafı ile 164. günümüz. Hala ona bir isim bulmuş değilim ama doğurmadığım sürece de sadece iç sesim olarak kalabilir. Annemin benden önce bir, benden sonra üç kürtajı olduğunu hamile olduğumu öğrendiğim gün öğrendim. Sanki bütün ilahi bilgiler aynı anda ortaya saçılmaya ant içmişler… Ya da annem yıllardır böyle bir anı bekliyordu.
O, tüm boşlukları doldurmayı seven bir kadın olarak, hazmetmeye çalıştığım tüm sessizlikleri de bir boşluk olarak düşünmüş olacak ki, kendi anılarını anlattıkça anlattı doktordan çıktığımızda. Yine de minnet doluyum, ya doktorda anlatsaydı!
Her anısı bir diğer anısına gebeydi. Ben gebeyken, onun da gebelikle ilgili bir şeylerden geri kalması tabiki kaçınılmazdı. Tüm anıları bitince, malum yine bir boşluk oluşacak gibi oldu, olası boşluktan çekinmiş olacak ki,
“Yani ilk seferde doğurmana gerek yok. Bir kez kürtaj oldun mu daha çok hamile kalıyorsun, sen de yine kalırsın, korkma.” dedi.
Ayrıldığımız erkek arkadaşlarımıza “next” demeyi öğrenmiştik ama doğacak bebeklere de “next” diyor ya da diyecek olmak beni ürküttü.
O gün kürtaj kararı almış gibi görünsem de, doktora gizli bir mektup yazdım, bu bebekle vedalaşmaya hazır olmadığımı, henüz hamileliğin bile tadını çıkaramadığımı, vakumla çekecekleri on haftalık embriyonun en azından bir parça ruhani dokusunu, gramajını bana zarar vermeyecek, günlük işlerimi etkilemeyecek şekilde ayarlayarak rahmimin bir köşesinde bırakabilirler miydi?
Bence doktorum bunu yapardı. Çok canayakın ve üreme dostu bir adamdı, tam bir katliamdansa, bir tutam embriyo onun da aklına yatardı, bana böyle geliyordu.
Tahmin ettiğim gibi oldu ve beni, içinde bulunduğum sıkıntı ile birlikte anlayarak karşılık vermişti. Altına kısaca yazarak:
“Sen hiç merak etme. Tıbbın en son aşamasını bile katedip, elimizden gelenin de ötesinde bir fantastik kurgu deneyeceğiz.”
Rahatladım, çünkü beni de beklenmedik hamile kalışımda ve hızla kürtaj kararı alışımda ancak yüksek dozda hayal gücü kurtarabilirdi…
Kürtaj günü geldiğinde üstüme sadece bu hayal gücünü giydim… Hatta anesteziden önce bayıldım sanırım. Tam o bayılma öncesi, bacaklarımı açtırıp, ayaklıklara yerleştirdiklerinde, hemşire bir yandan açıklamalar yapıyordu sağ kulağıma doğru…
“Doktorla anlaştığınız gibi, bir tutam embriyoyu sizde bırakacağız ama rahimde bırakmayacağız. Çünkü orada embriyonun bebeğe dönüşme hızını kontrol edemeyebilirsiniz. E siz de bu doğuma hazır değilsiniz…”
Nasıl da annem gibi tınlıyor bu son sözü… Belki de anestezi etkisi başlıyor.
“Bu yüzden biz o tutamtrağı kasığınızda bırakacağız. Sadece her stresli anınızda kendisini size biraz hatırlatabilir. Ama bunu sonra konuşalım. Şimdi başınız dönebilir.”
Sonrası bende yok. İsmimi duyduğumda, canım yanıyor, ağrı kesici rica ediyorum, bu kadar acıyacağını söylemediniz diye söyleniyorum. Bir yandan da yakışıklı doktoruma kötü görünmemek için rujumla ameliyat odasına girmiş ben, acaba horlamış mıyımdır hortum çıktığında ya da beni tekerlekli sandalyeye alırlarken kilom fazla gelmiş midir, ağır olmuş muyumdur kaygılanıyorum.
Kasığımdaki embriyo ile 164. günümüz. Başka bir kontrol için gittiğim aynı hastanenin merdivenlerini çıkarken, ona hala isim bulmadığım bir kez daha aklıma düşüyor. Ben de merdivenden düşecek gibi oluyorum. Çünkü hala annem bu bebeği onaylamadığı için doğurmaya hazır değilim. Annem bana next dedirttiğinden beri özel hastanelerdeki kürtaj fiyatları arttıkça artıyor, o günün şartları ile karşılayabileceğim rakam artık gitgide üstlenemeyeceğim rakamlara ulaşıyor. Halbuki benim bu bebek için ekonomik durumumu da kanıtlamam gerekiyor.
Devlet hastanesi ise beni çok korkutuyor. Yine annem anlattı, devlet hastanelerinin birinde, doğurmaya çalışan bir kadına, ebenin biri “Bu kadar mı ıkınabiliyorsun? Kocanla yatakta da mı bu kadar yapabiliyorsun?” dediği için kadının kasılmaları içine kaçmış… Bebek de geri kaçmış mı bilmiyorum, malum yatakta da geri çekme yöntemi var, ama bunu sormuyorum çünkü bir yerden sonra kulaklarım annemin anlattıklarına kapanıyor. Hani televizyonların otomatik kapama süresi vardır ya, aynı onlar gibi, birkaç saniye sonra kapanıyor diyerek, hikayenin geri kalanlarına duyma erişimim kısıtlanıyor.
İyi de oluyor. Çünkü bu kadar az ve öz görüşmelerimize rağmen onun tüm bildikleri, duydukları, başkalarının anıları hakkında elime dopdolu bir bavul veriliyor sanki her seferinde. Bu ağır bavulu düşününce, kasıklarım ağrıyor. Ne demişti doktor, stresli olursanız sancı kendisini hatırlatır. Doğuramadığım bebek “Hadi daha ne kadar oyalanacaksın oralarda, doğur beni artık.” der gibi suni tekmeleriyle… Ayağı da yok, ne ile tekmeliyor anlamıyorum.
Derin bir nefes alıyorum, doğursam Nefes koyarım ismini diye düşünüyor ama bu düşünceyi bile gizliyorum kendimden kuytu yerlere… Annemi, onun geçmişini, anılarını, travmalarını, yaptıkları ve yapamadıklarını, arkadaşları, komşuları, onları geçmişleri, anıları, travmaları, yaptıkları ve yapamadıkları…, bana yüklenmiş tüm bu flashbelleği geri çıkartabilirsem sistemimden stresim de geçer. Böylece sadece bebek ve ben kalırız. Bir kez olsun böyle kalsın çok güzel olmaz mı? Tertemiz bir ekran. Komşuların, çevrenin, diğerlerinin anıları değil, sadece benim anım.
Belki yapabileceklerim doluşur hafızama baştan, sevdiğim şeyler donatır beni, araçlık ve şefkat kaplar her yeri… Derken, sanki dev bir kum saati varmış da, durmuşçasına zaman doluyor ve tekrar eski sistemi anımsıyorum. Galiba kas kuvvetim bile sadece kendime odaklanmama alışkın değil.
Kasığımın kuytu köşesindeki embriyo ile 164. günümüz. İsmi belki Nefes. Ben ise hala kendimi annemden daha yetersiz hissettiğim için onu doğurmaya hazır değilim. O da beni babasız doğurmuş ama bize anneannemle dedem bakmış, ben de babasız doğurmak istiyorum ama o beni asla evine almaz. Bana anneannem bakarken, o sayısız aşklarını yaşamış, birçok yasak aşk, mesleğini sürdürmüş, yığınla alkış, ama ben doğursam işini bırakmalısın seçtiğin adam zengin değil, sen çalışacaksın diyor. Diğer taraftan zaten ikimiz kalsak, bu ikimizin baba olmayan ilişkisinin ikinci tekrarı olur! Bir tür kabus…
Kürtaj bir karardı, şimdi bu embriyo ile dolaşırken de geleceğime dair bir karar almalıyım, onu rahme geri çektirmeye karar verirsem, ilk yapacağım şey, annemden bir şeyler talep etmeyi becerebilen net bir baba adayı bulmak olmalı. O zaman her şey yoluna girecek, çünkü bu bizim alışkın olmadığımız şey ve boşluğu doldurur.
Kasığımdaki 164 günlük embriyo tutamına sesleniyorum, ben sonunda ne bulmam gerektiğini algıladım, birlikteliğimizi yavaş yavaş sonlandırabiliriz, ki ben de bu kez 10. haftada seni aldırdığım anısını aşıp, bir kan kütlesi vakumlatacağıma, kalp atışlarını babasıyla birlikte dinleyeceğim bir bebeğe kavuşabileyim!
“Ikının” diyor o sırada sağ kulağıma doğru hemşire, “…derin nefes ve 10’a dek sayın lütfen.” Var gücümle ıkınıyorum. Karşımda yakışıklı doktorum, “Başı göründü.” diyor, Nefes’in çıkışını görüyor ve doktorların neşeli suratları arasında ilk ağlamasını duyuyorum. “Anne!” Eyvah, bunun inga olması gerekmez miydi? Nereden çıktı yine bu kelime. Sonra kendimden geçiyorum…